Nocturne No.1

• Temmuz 28, 2008 - "allahım"..





Ömrü boyunca fotoğraflar çektirir insan, gerekli gereksiz.

Geri dönüşlerde bu fotoğrafların bir kısmı pek birşey ifade etmez çoğu zaman, bazılarına ise bakmaya bile gerek görmeden her an anımsarsınız, çünkü onlar beyninize en ince detayına kadar işlenmiştir.


İşte böyle bir fotoğrafım var benim, bu sabah aldığım haberle gözümün önünde şimşeklenen...

Mezarlığa, evindeki en iyi kostümünü giyip gelen koca göbeklimle sarmaşdolaş çektirdiğimiz fotoğraf. Gagavuzların adetleriyle Ortodoksların paskalyalarını kutlarken, arka arkaya yuvarladığımız şaraplarla ölülerini yâd ederken, başım dönerken ayrılıklara ve acılarına ortak olmaya çalışırken, onları anlamaya çalışırken, onları ayıran herşeyi lanetlerken, ona sarılıp ağlarken, ağlayıp gülerken, savrulup durulmayan duygularımla altüstken; onun kollarına attığımda kendimi, eşimin ikimizi fotoğraf makinesine sakladığı o an.


Sevgili ihtiyar delikanlım, gözyaşları yanaklarından yuvarlanırken bile boncuk mavisi gözlerinin içi gülen adam, seni hiç unutmayacağım.

Hoşçakal amcaların en hası, tanıyamadığım kayınpederimin yerine koyduğum canım, hoşçakal.

Gelecek yıl hayatta olursam söz sana, Küçük Paskalya’da mezarının başına seni anmaya, seninle içmeye geleceğim, senin yanıbaşında, keyiflendiğin anlarda ağzından düşürmediğin tonlamayla “allahım” demeyi unutmadan içeceğim, içeceğim, içeceğim, söz sana delikanlım…

Yaşamım boyunca duyduğum en güzel "allahım" onun dudaklarından dökülürdü de...


 

 


Yorum (14) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Temmuz 2, 2008 - Haydarpaşa’dan İstanbul’a veda

 

Haydarpaşa Garı’nın merdivenlerine koymalı bavulu.

Dönüp bakmalı İstanbul’a son kez, kırık dökük, aldatılmış, hırslı.

Bakmalı son kez, bir daha dönmemek üzere ayrılırken.

Ne kadar büyülü, ne kadar alçak, ne kadar çekici, ne kadar kirletilmiş olduğuna bakmalı.

Bakmalı gözler dolarken, bakmalı mide bulanırken, bakmalı bir adım ötede başlayacak özlemle, bakmalı nefretle.

İstanbul’a bakarken herşeyiyle, belki Türkiye’ye de bakmalı aynı duygularla.

Yetmez İstanbul’u terk, Türkiye de kalmalı geride, ve hatta özellikle de o.

İyi de nereye???

 

Altmış saniye, yirmidört saat, üçyüzaltmışbeş gün, bir ömür.. geçmeli görüş açısından, yavaş mı, hızlı mı anlayamayacağı, anlayamadan..

İyi de ne zaman???

 

Esmeli bir İstanbul yeli tam da o ara.

Burundan ciğerlere dolan kuvvetli anason kokusu, sert ve sarıp sarmalayan. Bayılır garların kokusuna, son kez çekmeli iyice bir içine içine, iyice...

Kulaklarda dolanan karmakarışık sesler, beyinde ayrışmalı, Fazıl’ın siyah beyaz tuşları, Kardeş Türkülerin güzelim tınıları..

“Sesler her zaman olur yanında, neresinde olursan ol dünyanın..”

Nazım’ın satırları bavulda..

Cam kavanozu açıp uzatmalı maviliğe, hemen kapamalı sıkıca kapağı sonra, çıkmadan İstanbul’un nemli sıcağı..bavula...

 

Dönüp bakınca İstanbul’a, denizine, göğüne; savrulmalı okkalı bir küfür dudaklardan...

Ve sonra..

Sırtını dönüp gitmeli bir bilinmeyene...

 

Sırtımı dönmeliyim...


Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Mayıs 27, 2008 - parantezin içi, dışı...

 

 

Uzun zaman ayrı kaldım yine, içimi sızlatan (iyi ve kötü) haberlere yazayım derken, hep bir yenisi patlak verdi.

Türk insanı yaşlanmaz. Niye mi?

Hiç tükenmeyen adrenali yüzünden...

 

Bu sabah gazete başlıklarını okuyordu spiker:

Gazetenin biri, Türkiye’de Recep İvedik filminin 4.5 milyon seyirci ile rekor kırarken, Nuri Bilge Ceylan’ın filmlerinin 30-50 bin seyircide kaldığını, Cannes’da 3 ödül aldığını ama bir Türkleri kazanamadığını yazmış. Güldüm, kahkahayla güldüm.

Yorum mu, ne yorumu allah aşkına, nerelerde olduğumuzun yorumuna gerek mi var?

Neysek oyuz; seyrettiğimiz filmlerden, okuduğumuz medyadan, verdiğimiz oylardan, alkışladığımız düzenbazlardan ve katillerden belli değil mi?

 

O sabah eşime çığlıklarla bildirdim, Nuri Bilge’nin en iyi yönetmen ödülü aldığını.

Ve sonra Nuri Bilge Ceylan’ı gözlerimden yaşlar akarken alkışladım.

Başarıları, kalitesi, kişiliği, kendini ve yurdunu satmayan insanlığıyla gurur duydum.

Onur duydum aynı ülkenin vatandaşı olduğum için.

Duygu ve gerçek birarada bu kadar mı güzel taşınır Nuri Bilge Ceylan:

“Bu ödülü tutkuyla sevdiğim yalnız ve güzel ükeme adadım.”

O güzel ve yalnız ülken, senin gibi vatandaşlarının omuzlarında yükselecek sevgili Nuri Bilge, sayılarının katlanarak artması dileğiyle bir kez daha ve ayakta alkışlıyorum seni...

 

Nuh Gönültaş diye bir ....(ne demeliyim acaba?), neyse ne...

Dünyaca tanınan, ki tanınmasa da farketmez, sanatçı ve hatta insan olması bile yeterli, ölmüş birinin ardından ileri geri konuşuyor.

İnandığınızı söylediğiniz ve mensubu olduğunuz dine bile yakışmıyor yaptığınız gaf bayım, ayıp ve günah, yakışıksız ve hazımsız.

Müslümanlıkta ibadet gizlidir, tanrı ile kul arasındadır (yanlış mı biliyorum?). Bu nedenle, Müslümanın yaptığı iyi hareketlerle övünmesi, ibadetini öne çıkararak kendine menfaat sağlamaya çalışması, ibadetini dünyevi işlerine alet etmesi günahtır.

Leyla Gencer, kendi ülkesinde yaşamayı ve kültürle hemhal olmayı kendine yediremeyen bir yabancıydı” demişsiniz, niye yandaşlarınız ve hatta başbakanınızın çocukları Amerika gibi hıristiyanı bol bir ülkede arz-ı endam ediyorlar acaba? Yoksa onlar da kendi ülkelerinde yaşamayı ve kültürle hemhal olmayı kendilerine yediremiyorlar mı?

 “Leyla Gencer, müslüman olduğunu hiçbir yerde deklare etmedi”demişsiniz, müslüman olsun olmasın bir sanatçı, pardon siz sanatın içine tükürenlere dahilsiniz, unutmuşum; herşeyden geçtim, bir insanın son arzusu buysa yerine getirilir. Boğazın suları ve memleketin havası sizin gibiler yüzünden yeterince kirli ve kirlenmeye de devam ediyor, elbette temizlik günü gelecektir. Başka da bir şey demeyeceğim bu konuda...

 

Burası Diyanet İşleri Başkanlığı, buyrun başkanlıktan seçmecelere:

Flört zina imiş (Bunu sıkmabaşlılara iletiniz lütfen, sokaklarda sarmaşdolaş gezdikleri adamlarla yaptıklarının hangi sınıfa girdiğini bilsinler, sadece başörtmekle bitmiyormuş iş…)

Kadınların kendi evleri dışında, başkalarına hissettirecek derecede koku sürmeleri edep dışı davranışmış (ter kokun, daha iyi…)

 

Bir de yine bir isimsizim olmuş, ben buralara uğramayalı. Kendisi bir arkadaşımın yazısını beğenmemiş, hani o yayınlamaz diye de, bana da bırakmış eleştirisini.

Kişi karşısındakini nasıl bilir, kendisi gibi...

 

Dostumu deşifre ettiğini söyleyen sayın isimsiz,

Bir...Adından korkanların yazısını sayfama taşıyacak değilim.

İki...O arkadaş yazdığı hiçbir şeyden utanmaz. Ayrıca, insan bir bütündür, doğruları ve yanlışlarıyla. İnsan hatalarının da arkasında durmayı bilmeli, işler sarpa sarınca kıvırtmamalı, ki bu bazı ideolojileri savunanların baş yöntemi, bizim değil...

Üç...Ele aldığı, insanın aynı ideolojiyi savunmasa bile iğrenç bulacağı bir konu, bulması gereken bir konu. Her kim ki, bu eylemi iğrenç ve insanlık dışı bulmuyorsa, yapan kadar alçaktır.

(Konuyu merak edenlere notumdur: Hüseyin Üzmez adlı Vakit gazetesi yazarının, 14 yaşındaki (bir de yazıyla: ondört) bir kıza yaptığı cinsel istismar.

O günlerde, bu konuda yazmak istedim defalarca, ama yazamadım, elim gitmedi, unutmak istedim bu haberi, silmek istedim aklımdan. Beni tanıyanlar bilir, idamın kalkmasını istemediğim tek suç budur, çocuklara yapılan cinsel istismar. Hiçbir zaman ve hiçkimsenin affetmesini kabullenemeyeceğim suç, hiçbir neden haklı gösteremez bunu, hiçbir neden.....)

Dört...Bir de bu isimsizin içindeki ses, o iğrençliği eleştiren arkadaşın kirli çamaşırlarını dökmesini söylüyormuş. Birinin iğrençliğini ortaya dökmek için neden aranmaz sayın isimsiz, dürüstlük bunu gerektirir, “sen şunu yapma ki ben de seni deşifre etmeyeyim” denmez, varsa adam gibi söylenir, ama varsa...

Beş, yetmişbeş, dokuzyüzellidört.....saymakla bitmez söyleyeceklerim, ama yeter, daha fazla konuşmaya gerek yok. “Ne kadar anlatırsan anlat, karşındaki anlayabileceği kadarını anlar” diyen boşuna demedi herhalde…

 

 

 

Yorum (9) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Mayıs 6, 2008 - bugün günlerden Deniz, Yusuf, Hüseyin..

 

 

 

 

Deniz, Yusuf ve Hüseyin idam sehpasına çıktıklarında, taburelerini kendileri tekmeleyecek kadar cesurdular; kendilerini kurtarmak için dün söylediğini bugün unutanlara inat...


Bugün günlerden Deniz, Yusuf, Hüseyin..

Her 6 mayıs gibi…

 

 

 

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Mayıs 1, 2008 - yassah hemşerim yassah

 

 

 

 

 

“Dünyayı hiç değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türküler söyleyerek yıldızların arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma gibi verelim sıcacık bir ekmek somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden

ölümsüz ağaçlar dikecekler”

 

 

 

Nazım’ın satırlarıyla günaydın demek istedim güne, 1 Mayıs’a.

 

***

 

1 Mayıs, işçilerin alanları doldurduğu gündür.

1 Mayıs, emekçilerin "eşit, özgür ve insanca bir yaşam" dileklerini seslendikleri gündür.

1 Mayıs, emekçilerinden korkmayan ülkelerin resmi tatil ilan ettikleri gündür.


Almanya’dan Ermenistan’a, Meksika’dan Kamboçya’ya, Monaco’dan Suriye’ye, Tanzanya’dan Endenozya’ya, Kanada’dan Mozambik’e ve daha pekçok ülkede kutlanan 1 Mayıs, beceriksiz ve basiretsiz ülkemde olağanüstü hal ilan edilen gündür.

 

Emeğe saygısı olmayan “baş”ların, “ayak takımı”nı idare ettiği ülkem benim, zavallı garip ülkem benim!!

 

Ulaşım özgürlüğü yok, gösteri özgürlüğü yok, konuşma özgürlüğü yok, nerdesin ey demokrasi çığırtkanı Avrupalı?

 

31 Aralık gecesi, hayvanların kadınlara tecavüze beş kala davrandığı Taksim Meydanı, işçiye kapalı. Neden?

Onlar ayak takımı kardeşim, “yassah hemşerim yassah”..

 

Memleketim, memleketim benim!!!

 

Panzerli, gaz bombalı Polis Devleti'ne hoş geldiniz...

 

 

Not: Bay-Kal hayatta mısın, kurultayın keyfini mi sürüyorsun?

 

 

 

 

Yorum (6) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Nisan 24, 2008 - mutluluğun resmi

 

 

 

 

Nazım bu fotoğrafı görseydi, sorar mıydı “sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin” diye.. sanmam..

 

Yarım asırlık ömrümün anımsadığım 23 nisan'ı olsa olsa kırküç-kırkdörttür. Bunların içinde 2008’i en anlamlısı seçtim.

 

Benim gibi asla milliyetçi olmayan birinin bile tüylerini diken diken eden, varlığının anlamını değiştiren bir gündü dün....

 

İstanbul denilen deryanın içinde yaşayıp da, o deryanın canlılarından habersiz yaşayanlardan olmadığımı beni az çok tanıyan herkes bilir.

Buna rağmen, ben şaşkınsam, o deryadan habersiz yaşayanlara ne diyeceğimi bilemiyorum.

 

Şımarık, bencil ve herşeye rağmen mutsuz çocuklar ve de onların sevgiyi az, herşeyi çokca veren aileleri...

Yoksul, kadersiz, engelli ve herşeye rağmen gülen çocuklar ve de onların boynu bükük aileleri...

 

Güneş gözlüğümü isteyen küçüğe “Göremiyorum, onu sana verirsem göremem.” yalanına sığınmasaydım da doğruyu mu söyleseydim, “Kafamdaki düşüncelere ve sizlere ağlıyorum, görmeyin diye de gözlüğümü takıyorum” mu deseydim?

Yalanıma inandı mı, sanmam, ısrar etmediğine göre yalanımı anladı.

Ya da onlar ısrar edip, direten, sızlayan çocuklardan değil, hani bizlerin hep karşılaştığı şu çocuklardan...

 

Doğru ne, kaybettim yönümü...

 

Belki de gözlüğe, gözyaşlarımı saklamak için ihtiyaç duyduğumu hissetti de sımsıkı sarıldı bana, dakikalarca sarıldı.

Sarmaş dolaş'ı en iyi dün öğrendim ben, yaşayarak hem, iliklerime kadar sarılındığında hem de.

Dün, aylardır süregelen sıkıntılarımı unutturdu bana, yılanlar bir günlüğüne kayboldu. Kızgınlıklarım, kaygılarım, üzüntülerim, kırgınlıklarım yitti gitti birer birer, bir günlük de olsa...

Ben kendimi sevdim onun kollarında.

Beni bataklıkların içinden çekti o küçücük kollar, kendimi bıraktım tüm ağırlığımla, o ezilmedi.

Bir diğeri geldi ellerimi tuttu, ben kendimi sevdim onun ellerinde.

Bir başkası kocaman gülüşü ile içime yayıldı, ben kendimi sevdim onun kahkahasında.

 

İnsan olduğumu, herşeyi burada bırakacağımı, mutluluk ve mutsuzluklarımı, sevgilerimi ve nefretlerimi, beğendiklerimi ve beğenmediklerimi, herşeyimi ama herşeyimi burada bırakacağımı bağırdılar hiç çıkmayan sessiz çığlıklarıyla.

 

Dün, 23 Nisan’dı.

Dün, "baliksevdasi.com" sitesinden bir grup yürekli insanla, zihinsel engelli çocuklar için düzenlenen motor gezisindeydik.

Onların bayramını kutladık, bizi büyüttü o küçükler, yaşama ve insana dair, derin bir iz bırakarak bizlerde..

İçimizdeki keskin bir virajı kolkola geçtik onlarla, bize yol gösterdiler, bize rehber oldular dün.

 

Kimden ne zaman ders alacağımız bilinmez, almak da yetmez aslında, yaşama dairi kendimize ekleyebilmek güçtür.

Yapabilecek miyim bilmem, yapmalıyım’ı biliyorum ama...

 

 

 

Yorum (8) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Mart 28, 2008 - gün batmadan az önce

 

 

"Dil ile düğümlenen diş ile çözülemez" demişti biri

içime çöreklenmiş yılanları baltalar bile ayıramıyor

yine de elveda demek bana göre değil

dersem hiç dönmeyecek olacağımı bildiğimden olsa gerek...

 

"zaman onarıcıdır" yalan

onarmıyor, derinleştiriyor durmadan...

 

 

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Mart 21, 2008 - güzel sözlerimiz vardır bizim

 

 

Cumhuriyet rejimimiz ve Cumhuriyet gazetesi bu ayaklara alışık, yandaşlarını cinayetleriniz bile susturamadı, bu ne ki?

İlk olmadığı malum, son olacağı (şimdi buraya soru işareti mi, ünlem mi, nokta mı, üç nokta mı koymalıyım edebiyat öğretmenim, bilemedim)

 

Bakalım ABD’li ve Avrupalı DOSTLARI şimdi ne diyecek?

Merakla bekliyorum..

 

...

Adamın biri, 8 Mart mitingi için “azgın kadınlar festivali” başlığı altındaki saçmalığında “Belirli bir ücret mi ödüyorlar salaklığınıza mukabil?” diye sormuş.

Kişi karşısındaki nasıl bilirmiş, KENDİ gibi..

Yazıda geçen kelimelerle bir buket yaptım sizlere (yazının tamamını alıp, neden pisleteyim ki sayfamı): 'salak', 'sokakta babasız çocuk yapar', 'Gazi denilen başları kalpaklı bazı soytarılar’, 'Tahsil görmüş hıyardan cacık yapar uygarım’, ‘höyküren kadınlar’, ‘salak’, ‘ahmak zavallılar’, ‘Çünkü İslam'a karşı düşmanca tavır sergileyenler sizleri iğfal etmişler’..

Bir insan neden küfür eder, hiç düşündünüz mü?

Zavallılığından, çaresizliğinden, aklının yetmediği durumlarda vb.

Benim aklıma gelmeyenleri de siz ekleyin, ufkumuz genişlesin.

 

Hele hele bir cümlesi var ki muhteşem:
”Zıpçıktı günlerin tamamı ya bir papaz, ya bir rahibe, ya bir haham tarafından sokulmuştur düşünce defterimize..”

İlahi beyamca, o papaz, rahibe ve haham memleketlerinden icazet almadan nerdeyse tuvalete bile gidemeyen sizlersiniz..

Memleketinden kaçan sizinkiler, her nedense o papaz ve rahibelerin memleketlerine postu seriyor, oralardan ahkam kesiyor, sizleri yönetiyor. Demek ki, var bir hikmeti oraların, yoksa sizinkilerin oralarda işi ne?

 

Güzel sözlerimiz vardır bizim,

abdal ata binince bey oldum sanır, şalgam aşa girince yağ oldum sanır gibi…

eceli gelen köpek cami duvarına işer gibi...

...

 

 

 

Yorum (7) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Mart 12, 2008 - ünlemli yumurtalar

 

Mecazi anlamda kullandığımız “yumurtlamak” fiili, genelde, söylenene karşı duyduğum kızgınlık, hırs ve iğrenme duygularımı açığa vurur, anlayana elbette !!

Hoş, kimisi yüzsüz yüzsüz sırıtarak, yüzü kara durumlarını hasıraltı yapmaya çalışır, yiyene elbette !!

 

Kuş, tavuk gibi yumurta yapan canlılardan bahsetmediğimi pekala anladınız, benim derdim “yumurtlayan” insanlarla...

 

Pek güzel bir yumurtamız oldu geçen gün: en az üç çocuk doğurun ey kadın milleti !!!

 

Sırtında yumurta kefesi olmayanın, yumurtlama mevsiminde de hiç akşam olmuyor maşallah !!

Unu akıtıp sağa sola bulaşan yumurtalardan sonra, çoğalın, çoğalın diyen yumurtlayanlar çıktı şimdi de.

Hani elden gelse, “üç de yetmez beş tane, beş de yetmez yedi tane ver, ver, ver..” diye kıvırtan Yedi Kocalı Hürmüz misali...

 

O yumurtaların altında, kafasını kuma gömen devekuşlarını görmeyeceğimizi mi sanıyorlar ne?

 

Siz daha oturun, yumurta kapıya dayandı çoktan.

 

Geçenlerde bir bayan profesör ne güzel dedi: “Kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik etmeyeceksin, derler ya, işte o sıpalar büyüyünce eşşek oluveriyorlar.”

 

Bu kadar yumurta ve yumurtacıdan sonra, son sözüm,  yıllar yıllar boyu nüfus ve aile planlaması kavramı diye köy köy dolaşan, çalmadık kapı bırakmayan, bu uğurda sırasında dayak bile yiyen sağlık mensuplarına, emeklerinize içim sızlıyor....

 

 

 

Yorum (4) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

• Mart 5, 2008 - seslenen yürek kim...

 

 

 

 

Bülent Ortaçgil söylüyor:

 

...sen varsın

iyi ki varsın

yanımda

dokunmak istiyorum saçlarına

yaşamak zor

gerçekten zor

birlikte

şu resimde

bu şiirde

şu oyunda...

 

 

 

Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

Hakkımda

Chopin'den Nocturne No.1'i dinlerken ve bir kadeh Merlot eşliğinde lütfen...

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta
Blog RSS

Arkadaşlar

sureyyam
sinestesia
POLYANNA
obsesif
neredeyim
HayataDair22
mutfaksolisti
eylemce
atesinsesi
CATHEDRAL
derinbiriz
dilara45
mitsuko
asivemavi36
baharla
annekedimmm
turkanka
yeterbocek2
egeden
halisabi
tehlikelioyunlar
Sayfa Güncel Sayfa:1 Toplam:20
Son Sayfa | Sonraki Sayfa